ÖZ DEĞER, ÖZGÜVEN VE KORKU

En temel anlamıyla öz değer kendimizi ne kadar değerli hissettiğimizle ilgilidir. Gelişmiş bir öz değer duygusu, iç dünyamıza yani kendimiz ile kurduğumuz ilişkiye, içimizdeki çocuğa yönelik koşulsuz sevgi ve koşulsuz destek bağı olarak yansır. Ancak öz değerimizi, bu koşulsuz sevgi ve desteği dış dünyamıza ve diğer insanlarla yansıtmadan gerçekleştiremeyiz? İnsan kendi ile kaldığında kendini çok değerli, eşsiz, farklı, adil, şefkatli v.s hissedebilir ancak bu değerlerin her biri yaşam içinde bir anlam bulur ve hepimiz, yakın ya da uzak çevremizle girdiğimiz, dolaylı yada dolaysız ilişkiler ağında bu değerlere karşılık ararız. Yani yaşam tümüyle bir ilişki dokusudur ve bizler yalnızca öz değerimizi değil, öz saygımızı ve öz güvenimizi de ilişkiler içinde sınar ve gerçekleştiririz.

Esas soru, kendimizi duygularımızla, düşüncelerimizle ve eylemlerimizle dışa yansıtırken, diğer insanların onayına ne kadar odaklandığımızdır. Tek, tek kişilerin bize verdikleri değere ve bakış açılarına dikkatimizi yöneltmek, onların sübjektivitelerine ve kendi içsel çaresizliklerini bize yansıtmalarına mahkum olmak demektir. Bu durum çokça üzülmemize ve kırılmamıza sebep olurken aynı zamanda da hepimizin kafasını karıştırır. Onay ve saygı arayışımızın odak noktasını daha yüksek bir vizyona doğru kaydırmak zorundayız. Nedir bu vizyon? Kendimize atfettiğimiz değeri sınayacağımız alanı nasıl belirleyeceğiz? En temel soru budur.

İçimizdeki evrenle, dışımızdaki evren bir birinden farklı değildir. Her ikisi de aynı dinamiklerle çalışır. Almak, yaşamın bize sunduklarını negatif bir duygu üretmeden içten kabullenmek ve içe çekmekse, vermek de bizim yaşama sunabileceklerimizi bir çıkar gözetmeksizin kalpten dışarıya akıtmaktır. Gönülden almayı da, gönülden vermeyi de bilmeyen bir kişinin kendisini değerli hissetmesi ise olanaksızdır. Bu durum çoğu kişi tarafından alma-verme dengesi başlığında anlatılmaya çalışılır ancak bu bir denklem gibi sunulduğunda hepimiz tarafından alma ve vermeyi eşitleme gibi algılanır. Almak bizi besleyip büyütecek, yaşama katılma arzumuzu, güvenimizi, neşemizi ve cesaretimizi destekleyecek değerleri almaktır, vermek ise kendi potansiyelimize dayalı olarak üretebildiklerimizi yaşama sunmaktır. “Değeri” sadece para, zaman, konfor ve somut ürünlerle eşitliyorsak eğer, alma-verme denklemini sağlamak pek de zor bir şey değildir. Eğer “değer” anlayışımıza bizi “anlamlı” kılacak bir yaşam sahnesinde var olabilmemizi mümkün hale getirecek parametreleri de ekliyorsak, eşitliği sağlamak biraz zorlaşacaktır. Annemizin bizi 9 ay karnında taşıyıp bize hayat vermesinin ya da Mandela’nın ulusuna verdiği umut ve özgürlük vizyonunun değeri nedir? Ve nasıl ölçülür? diye düşündüğümüzde sorun karışır. O zaman işin içine ister istemez, anlam, etik, özgürlük, hümanizm, yardım, merhamet, onur gibi vizyonumuzu belirleyecek daha anlamlı ve daha yüksek kavramlar girer.

İstediğimiz kadar kendimizle barışalım, kendimizi değerli ve saygı değer hissedelim. Bu hissiyatımızı yaşamda gerçekleştirdiğimiz edimler ve eylemlerle besleyip büyütemiyorsak eğer, hiçbir gelişim programı ve terapi bizim gerçek yaramızı saramaz. Örneğin, içimizdeki naif, kırılgan ve korunmayı bekleyen çocuğun ihtiyaçları ile yaşadığımız toplumda ki diğer çocukların ihtiyaçları birbirinden farklı değildir. Kendimizin en zorlu yönleriyle yüzleşmek nasıl cesaret ve öz güven gerektiriyorsa, yaşamın diğer çocuklarını korumak da cesaret ve öz güven ister. Herkes tabi ki kendinden sorumludur. Önemli olan bu sorumluluğun tanımıdır. Her birimizin en özlü sorumluluğu ise en az kendi varlığımızı savunduğumuz kadar “yaşamın bütünlüğünü” savunmaktır. Kendi bedenimizden doğaya, içimizdeki çocuktan insanlığa kadar gezegenimizin tüm unsurlarını korumak, adaletten, şefkat, merhamet ve şiddetsizlikten ödün vermeden, cesaretle “insanlığı” savunmaktır. İncinmişleri, zayıfları ve acı çekenleri kollamak, desteklemek ve haklarının bekçisi olmaktır.

Aksi takdirde, içi boş, kof bir değer algısı ile oluşturmaya çalıştığımız ve asla edinemeyeceğimiz bir öz saygının peşinden koşar, alma-verme dengesi adı altında tüketim toplumunun bizi de tüketmesine boyun eğer dururuz. Bize dayatılan ve en büyük yanılgımız haline gelen inanç “öz değeri ve öz saygıyı yalnızca kendi içimizde üretebileceğimiz” empozesidir. Dünyayı değiştirmek kendimizi değiştirmekle başlar. Bu çok doğru ama bu değişim yaşamdan ahlaki, etik ve insanı bir cevap bulmadığı sürece, ne değiştirirsek değiştirelim, kendimizi gerçek anlamda değerli hissedemeyiz ve varoluş krizlerinden kurtulamayız. Hiç kimse öz saygısını haksızlığa ses çıkarmadan, şiddete karşı durmadan ve acı çekenlere duyarlılık geliştirmeden sağlayamaz. Yaşamda değerli bir şey üretmediğimiz, yaşama kendimizden değerli bir şey akıtamadığımız sürece kendimizi değerli hissedemeyiz. Almak başkaları için değerli olan bir şeyi bize sunduklarında hak ettiğimize inanarak içten kabullenmek ve vermek de kendimiz için değerli olan bir şeyi gönülden başkalarına sunmak demektir.

Evren bir bütündür ve her şey, her şeyin bir yansımasıdır. Çevremizdeki acılara duyarsızlıkla, kendimize duyarsızlık aynı kaynaktan beslenir. Duyarsız gibi ya da kurban gibi görünmemizin ardında, kendimize itiraf edemediğimiz korku yatar. Özünde yüzleşmemiz gereken şey tam olarak korkularımızdır. Kendi varlığımızı koruyamayacağımız, statü ve para kaybedeceğimiz, kısıtlanacağımız ve fiziksel zarar göreceğimiz endişeleridir. Ürettiğimiz, ruhsal, ekonomik, sosyal ve siyasi düşünceler ve sahte spritüal vizyonlarla bu korkumuzun üzerini örter, adaletsizliğe ve şiddete cesaretle başkaldıranları küçümseriz ya da yok sayarız. Küçümsemek zorundayız, kendimize bahaneler uydurmak zorundayız. Tutarlıymış gibi görünmek ve korkumuzu belli etmemek zorundayız. Tersi durumda tüm savunma mekanizmalarımız yıkılır, çırılçıplak kalırız ve kendi korkularımızla ne yapacağımızı bilemeyiz.

Tabi ki bunu bilen mevcut tüketim düzeni de, en çok bu noktadan bizi vurur. Korku ile bizi birbirimizden yalıtır. Köksüz, bağsız, aidiyetsiz ve yalnız bırakır. Bizi topluma yabancılaştırırken kendimize ve ruhunuza da yabancılaştırır.

Ruhsal olduğunu iddia eden söylemlerin çoğu da, bilerek ya da bilmeyerek, dolaylı yollarla bu korkuyu beslerler. Ruhsal gelişim yalnızca içe bakmak değildir. Gerçek ruhsal gelişim, evrenin “bir” lik duygusunu dışa yansıtabilecek içsel değerleri üretebilmek için, içe bakmaktır. Ruhsal gelişim bağsızlık da değildir. Gerçek ruhsal öğretiler, annemizden göbek bağımızın kesilmesiyle başlayan, yeniden aidiyet arayışımızı bize anlatır. Bu arayışın yönünü ve içeriğini vurgular. Aidiyeti aileden, mahalleden, futbol takımlarından veya her hangi bir siyasi örgütten çok ötede olan evrensel değerlerde yani büyük fotoğrafta aramamızı, doğumla birlikte başlayan “ben kimim, nereye ve neye aitim” korkusunun birlik bilincine dönüşmesiyle çözülebileceğini söyler. Kendimizi evrene ve yaşamın bütününe ait hissedene kadar da güvensizlik ve korku yok olmaz. Kendi kendimizle çalışarak aydınlanacağımıza inanmak, çoğu zaman, insanların bize zarar vereceği korkusundan kaçmak içindir. Çoğumuz bu korkuyla yüzleşmemek adına kendimizi meşrulaştıracak yollar ararız. Korkularımızı yok sayacak düşünceleri destekleyip, onaylamak ve sözde inançlarımıza, ideolojilerimize korkularımızı saklayacak sloganlar eklemek bir işe yaramaz. Biz sadece deve kuşu misali korkularımızı kuma gömmüş oluruz.

Çevremizde bunca yalan, dolan, şiddet, tecavüz ve acı varken bunlarla ilgili söyleyecek tek kelamı, sağlam bir duruşu olmayanlar, nasıl sevgiden, cesaretten, merhametten ve adaletten bahsedebilir.

Bence en sihirli ruhsal söylem şudur: “Taşından, ağacından, insanına kadar, yaşamın tüm unsurlarına şefkat ve merhametle cevap verebilmeyi öğrenmeliyiz.” Ama yaşama vereceğimiz cevabı öz değerimiz nasıldır sorusunun cevabından önce, korkularımızın belirlediğini anlamadığımız, korkunun da son derece insana ait bir duygu olduğunu idrak etmediğimiz ve korkularımızı cesarete dönüştüremediğimiz sürece, ne öz değerimizi, ne de öz saygımızı sürekli kılabiliriz. Kötü olan korkmak değil, korktuğumuzu bilememektir. Kötü olan korkunun utanç verici bir duygu olduğuna dair sosyal söylemlere değişmeyen bir ön yargıyla inanmak ve bu ön yargıyla kodlandığımızın farkında olmamaktır.

Cesur olmak ise herkesin haksızlık karşısında aynı şekilde direnmesi anlamına gelmez. Cesaret bizim farklılıklarımızın esas doğasında barınan potansiyelimizi ortaya sermek ve bu potansiyeli doğru bir vizyonla, ahlak, etik, şefkat, merhamet ve adaletle yaşama sunmaktır. Kimi sazıyla isyan eder, kimi sözüyle. Doktordur işkenceye karşı durur. Hakimdir adaletsizliğe. Kimi heykelleriyle, şiirleriyle özgürlüğü anlatır, kimi ideolojisiyle. Kimi sahip olduğu üç ekmekten birini aç biriyle paylaşır, kimi özgür düşüncesini. Toplum olarak cesareti kategorize ediş şeklimiz ve mücadeleye yüklediğimiz “korkutucu” anlam bizlere kendi farklılıklarımızdan beslenen bir yol çizmemizi engeller. Oysa ki en büyük cesaret korkularımızla yüzleşmek ve kendi naifliğimizi koruyacak bir cesaret düzleminin bizim içimizde de her durumda ve her zaman olduğunu inanmaktır.

Sürekli gözden kaçırdığımız soru, yaşamda bir değer üretmeyen ve insanların her hangi bir yarasına merhem olamayan birinin kendini nasıl değerli hissedebileceğidir. Daha da önemlisi ve çok daha zoru, sosyal etkiyi, otoriteyi ve gücü elde ettikten ve kendimizi güvene aldıktan sonra sahip olduklarımızı yitirme korkusuyla yüzleşmemek ve sahip olduklarımızı daha da çoğaltarak bu korkudan kurtulacağımız yanılgısıdır.

Oysa ki içimizdeki çocuğun doğal neşesine, spontane cesaretine, incelikli adalet anlayışına, saf, temiz ve yalın ifadesini yaşamın her alanına korkmadan yaymasına o kadar çok ihtiyacımız var ki!

Nalan Yıldırım

23.10.2017

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
© Copyright by Nalan YILDIRIM, Ayçapması®

© 2021 by NALAN YILDIRIM, Ayçarpması ®. Her hakkı saklıdır.

+90 507 755 65 49

+90 532 692 04 65