ZODYAK MASALI: (İnsan oğlunun büyümesinin, gelişmesinin ve dönüşmesinin hikayesi)

Yazan: Kadim Astroloji

Yer: Açık Sahne (Yani yaşam)

Ücret: “Ne kadar çok öğrenirsen o kadar az bedel ödersin.

Oyuncular: Zodyak burçları: Koç, Boğa, İkizler, Yengeç, Aslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova, Balık.

Meraklılar için not: Astrolojinin, Burçlar kuşağı diye adlandırdığı Zodyak’taki on iki burcun dizilişindeki matematiksel ritmin kişiliğimizin dinamiklerini ve ruhsal dönüşümümüzün içeriğini anlattığı söylenir.  Hatta Astroloji daha da ileri giderek burçların birbiri ardına belli bir gelişim ve dönüşüm düzenini ortaya çıkaracak şekilde yerleşmiş olduğu tezini savunur. Sanki her burç bir önceki burcun anti-tezi olarak yaşam sahnesinde yer alırken, kendinden sonra gelen burcun gelişimine esas olacak bir zemini içinde barındırır

Yönetmen: Satürn

Yönetmen Yardımcısı: Jüpiter

Senaryo yazarları: Güneş, Ay, Merkür, Venüs, Mars ve Yükselen

Yapımcılar: Uranüs, Neptün ve Plüton

2016, MAYIS

1.PERDE

1-BEN VARIM (Koç)

Zodyak masalı, doğumla birlikte Koç’un yüksek perdeden “ben varım” diye ağlamakla gülmek arasındaki bağırmasıyla başlar. Bir mucize gibi yaşama doğar Koç.  “Her başlangıç, bizi koruyan ve yaşamamıza yardım eden bir büyü barındırır” sözünü, Hermann Hesse’nin onun için söylemiş olma olasılığı oldukça yüksektir. Çünkü evrenin kendisini koruduğuna kalpten inanır Koç. Büyük bir cesaret ve pervasızlıkla yaşama tam ortasından dalar. Kimsenin motivasyonuna ihtiyacı yoktur.  Zaten kendini nerede, ne zaman ve nasıl var edeceğini doğuştan biliyor gibidir. Mücadeleden ve savaşmaktan kaçmaz. Onun savaşı kendini “var” edebilme savaşıdır. Asla yorulmaz ve teslim olmaz. Ruhunun bir yerlerine korku bulaşmışsa bile teslim olmaz.  En kötü ihtimalle pasif bir saldırgan olarak varlığını korur. Koç kendini çocuksu neşesi ve doğallığıyla istesek de istemesek de gözümüze sokar. Her şeye rağmen ve inadına var olduğunu göstermenin en saf örneğidir o. Koç’un kendi isteklerini çevresindekilere alenen dayatma biçimine ve cesaretine biz seyirciler önce hayran kalırız.  Varoluşunun güçlü nefesini heyecanla dış dünyaya üflemesini ağzımız açık seyrederiz. Yaşıyor olmanın gururunun ve tüm canlılar içerisinde kendini ortaya serme yalınlığının, saflığının ve iradesinin en gösterişli ve capcanlı örneğidir. Bu konuda ki yarışın birinciliğinin, horozu bile geride bırakarak, insanoğluna nasip olmasına başlangıçta bayılırız ama zaman geçtikçe ve Koç tarafından nasıl yok sayıldığımızı şaşkınlıkla görmeye başladığımızda, iş işten geçti mi?  diye düşünürken, Boğa imdadımıza yetişir ve ağır adımlarla sahneye girer. Koç daha ne olduğunu anlayamadan, onun yaşam ateşinin üstünü toprağıyla kapatmaya başlar.

2- BAĞLANIYORUM (Boğa)

Boğanın ağırlığı, kararlılığı ve inadı karşısında, Koç’un mücadelesi bir işe yaramaz. Çünkü Boğa toprağın tüm gücünü içinde taşır ve onun ayaklarını yere bastırmadan asla vaz geçmez. Hafiften içimiz ezilir gibi olur. Evet,  işte büyü bozulmuş ve Koç da artık toprakla temas etmiş, herkes gibi Dünyalı olmuştur. Boğa onun parlayan ateşinin,  doğmuş olma savaşını kazanmanın geçici coşkusu olduğunu seyircilerden önce anlamıştır bile. “Ne yazık ki onun varlığını korunmanın tek yolu bu” diye düşünür. Topraklamak. Ama aslında toprağa gömdüğü şeyin Koç’un çocuksu neşesi olduğunu da fark etmemiştir sanmayın. Böylece, Dünya’ya doğmuş olmanın getirdiği acılar, daha çocukken ilk yenen tokat olarak yaşama çarpar. Çünkü Boğa varlığımızın korunması adına, bir şekilde maddi bir düzene bağlanma zorunluluğunu iliklerine kadar hisseder.  Samuel Backett’in “Dünyada’sın, bunun tedavisi yok” cümlesi ile ilk yüzleştiğinde de altüst olmuştur Boğa. Ama sakin ve savunmada kalmaya çalışarak, inatla düşünür ve kendi tedavisini kendi bulmayı başarır: Dünyanın sunduğu haz ve konfor. Süper bir buluş diye düşünür ve işte Backett’a  bile külahını ters giydirmiştir. Haz ve Konforu hayatına dâhil ettikçe yaşamın ne kadar tatlı olduğunu da anlar. Tanrı Dünya’yı sanki onun için yaratmıştır. Seyirciler bu kez Boğa’nın etrafa yaydığı huzur ve güvenden kendilerinden geçerler. Zaten gelişmiş duyuları ve form duygusu,  onun beğenilerini daha incelikli hale getirdikçe seyirciler coşar ve böylece Boğa’nın yaşamdan aldığı keyif de katlanarak artmaya başlar. Bu durum tabi ki zihni bir jet motoru gibi çalışan İkizlerin merakına mucip olmuş, daha sahne arkasındayken kendi aralarında Boğa’nın dedikodusuna başlamışlardır bile. İkizler kendilerini tutamayarak, entel bir ses tonuyla “farkındalık” diye sahneye patavatsızca dalarlar. Haydiii! Boğada ne huzur kalır ne keyif.  Boğa’nın canı sıkılmıştır bir kez. Tüketimden beslenen bu huzurun ebediyen devam edemeyeceğini o da hissediyordur illaki. İkizleri daha fazla dinlemek ve bu konuyu devam ettirmek istemez. Nitekim Onları duymazdan gelerek sahneden çıkar, gider.

3- ÖĞRENİYORUM (İkizler)

Zaten, ikizler elinde ağızlıklı sigarası ve  ayağında ponponlu terliğiyle evin en rahat kanepesine el koyup, insanları aşka davet eden filmler seyreden Boğa’ya ezelden beri gıcık kapmakta, haz ve keyif odaklı yaşamın insanın değişiminin düşmanı olduğunu bilmektedir. Aslında İkizler Boğa’yı kovmak için değil, onu anlamak, yaşam vizyonunu etkilemek, ataletlerini kıracak gerekçeleri tartışmak için sahneye gelmişlerdir. Dertleri öğrendiklerini aktarmaktır. Dertleri iletişimdir. Ama yapacak bir şey de kalmamıştır. İkizlerin gürültüsü eşliğinde yaşama neşe tekrar girer ama bu kez yalnız değildir. Ona merak eşlik etmektedir. Bir anlığına sahnede Freud görünür gibi olur, sonra da bir yazı yansır perdeye. “Evrende ki en büyük gösteri sen aklını keşfettiğinde an başlar” Seyirciler afallarlar.  Freud’un ne demek istediğini anlamaya çalışırlarken, İkizler gösterilerine başlar. “Öğrenme zamanı!” diye yüksek tondan ve sabırsızlıkla konuya dalarlar.  Seyirciler için derledikleri, “bunları da biliyor musunuz” sunusu pek bir beğeni toplar. Herkes onların zekâsının kıvraklığına, bilgisinin çeşitliliğine ve konuşma hızlarına hayran kalırlar. Bu İkizleri ne kadar etkiler bilinmez ama bir süre sonra işin şekli onlar açısından da değişmeye başlar. Bulduğu her bilgiyi büyük bir iştahla yutan İkizler,” merak kediyi öldürür” misali kendini gerekli gereksiz bilgiyle boğazlamaya başlar. Zihni kontrolsüz bir jet motoru gibidir. Dur durak bilmez. Bir türlü sadeleşemez ve derinleşemez. Kafataslarının içindeki basınç o kadar çok yükselir ki, bilginin sınırlarını aşmak niyetiyle evrenden ödünç aldıkları şüphe endişeye, merak gerekli gereksiz zihinsel tüketime veya dedikoduya döner. Karmakarışık düşünceler her yanını sarar. Zihinden doğan stres ve kuşkunun tonu öylesine yükselir ki, Boğa’ya “farkındalık diye” haykıran İkizler kişisi, bindiği jetin iniş takımlarının yerini dikkatsizlikten göremeyince, muhteşem bir zekânın aynı zamanda muhteşem aptallıkları doğurmasının en nadide örneğine dönüşüverir.  Yollarını kaybederler ve zihinlerinin yakıtları bittiğinde,  kendileri de tükenerek ufukta hızla kaybolurlar. Oysaki sahneye çıkmadan önce yönetmen ona görevinin sahip olduğu zihin hazinesinden güç alarak sağa sola saldırmak olmadığını söylemişti. Ve buna rağmen Boğa’ya saldırarak daldı sahneye. Yönetmen son derece açık ve net bir dille anlatmıştı ona “Görevin şahitlik, evrende olan her şeyin tarafsız ve nesnel olarak algılanabileceğinin kusursuz bir örneğini oluşturmak ve bunu seyircilere göstermektir”

4- SEVİYORUM  (Yengeç)

Sahnenin boş olduğunu gören anne Yengeç, yavrusunu sahneye doğru iteler. Tabi arkasından da sahnenin en karanlık köşesinde kendini “görünmez” bir şekilde konuşlandırmaya çalışır.  İkizler gidince ortalık biraz sakinlemiş ve anne Yengeç istediği ambiyansı da yakalamıştır. Yavrusunun kulağına zaten İkizlerin ne menem şey olduğunu önceden fısıldamış ve “Onlar kalpsiz olurlar yavrum” demiştir. “Sadece kendileriyle konuşurlar. Kimseyi adam yerine koyup dinlemezler ve anlamazlar. Birbirleriyle o kadar meşguldürler ki, kalplerinin içinde gerçekten neler olup bittiğini hissetmezler bile.”  Diye sinsi sini işlemiştir yavrusunu. Bu dünyada şefkat ve sevgi diye bir şey olduğunu yavrusuna yumuşacık bir sesle fısıldarken yakalar seyirciler onu. Ve bingo! Herkes çok sevinir bu duruma. Bir kalbimiz olduğunu bize hatırlatan biri nihayet çıkmıştır.  Seyircilere,  ikizlerden sirayet eden zihinsel huzursuzluk da bir miktar yatışır böylece. Ardından, alkışlar, alkışlar ve alkışlar. Anne Yengeç sahne kenarından yavrusuna öğüt vermeye devam eder.  Öğle İkizler gibi entel, dantel muhabbetlerle, bas bas bağırarak bir yere varamayız yavrum diye devam eder. İstediklerimizi elde etmek için daha sakin, daha dolaylı yollar olduğunu anlatır. Mesela der. Seversen, ilgilenirsen sevilirsin, çevren insanlarla dolar.  Sevmezsen sevilmezsin, sevilmezsen etrafında kimse olmaz.  Gittiği sanılan İkizler işte yakaladım seni der gibi aniden sahnede beliriverirler. “Hani koşulsuz sevgi diyordun. Ne yani bu mudur şimdi koşulsuz sevgi?” diye kendilerince farkındalık çivisini Yengeç’e batırıverirler. Tabi ki duymazdan gelir anne Yengeç ve İkizlerde göründüğü gibi gene yok olurlar. Aslında yavrunun da pek aklı bu işe yatmamıştır. Sürekli sevilmek ve beğenilmek için uğraşmak,  ne zor bir yaşam bekliyor beni diye düşünür. Ama kendi çocukluğuna bulur kabahati.  Eyvah beni kimse sevmezse düşüncesi korkuya, korku da inanca dönüşür. Vesvese başlar. Ya yalnız kalırsam!  Kimse kalmazsa etrafımda.  Kendimi nasıl korurum. Oysaki ne güzel de büyüyordu ve annesi ile göbek bağını tam da kendi kendine kesmeye niyetlenmişti. Kararını hızla değiştirir. Sahneden çıkar ve bulabildiği en kalın iple geri gelir. Bir daha çözülmeyecek şekilde karma karışık bir düğümle kendini annesine sımsıkı bağlar. Artık annesinin de kendinden ayrılması zordur. Zaten anne de pek karşı çıkmaz bu duruma.

5- ONAY VE SAYGI ARIYORUM (Aslan)

Yavru Yengeç, az kalsın kimsesiz ve köksüz kalacaktım diye buluşuyla içten içe kendini kutlamaya hazırlanırken, uzaklardan yeri göğü sarsan bir gürleme gelir. Sahneye dalan Aslan annenin yanına yaklaşır ve kükremeye başlar. “Yönetmen sen sahneye çıkmadan önce Erich Fromm’un Sevme Sanatı kitabını eline vermedi mi? Bunu okumadan sahneye çıkmamanı söylemedi mi?” Gerçek güç ve cesaret koşulsuz sevgiden beslenir” bunu idrak edemeyeceksen hiç çocuk doğurma demedi mi? Hani güç? Hani cesaret?” Ve elinin tersiyle Yengeç’i sahnenin dışına iteler. Buraların kralı benim edasıyla yavruya küçümseyen bir bakış fırlatır. “Anne” diye ağlamaya başlar yavru Yengeç,  hani ben iyiydim herkes beni severdi” Ağlar, ağlar ağlar……

İKİNCİ PERDE

Üç perdelik oyunun birinci perdesi bitmiştir. Perde kapanır ama Aslan ne mümkün öylece orada kalır. İnatla perdenin açılmasını bekler. Ne arası bu? Diye bağırır. Herkes beni seyretmeye gelmedi mi yoksa? Allahtan bunu seyirciler duymamışlardır.  Duysalar da ne fark eder ki diye sorabilirsiniz. Haksız da sayılmazsınız.  Biz İnsanoğlu kralları pek severiz.

Aslan, Koç’un yaşam enerjisine Boğa’nın yaşam inadını, İkizlerin zihinsel farkındalığına Yengeç’in duygusal farkındalığını ekleyerek olgunlaştığı düşüncesiyle ve vakur bir edayla, kalbindeki her şeyi cömertçe sergilemek için sahneyi arzulamış ve sabırla beklemiştir. Ve öyle olduğuna da yürekten inanmaktadır. Ama bilmez ki kibir öyle bir şeydir ki insanın ne olduğunu değil, ne olmadığını gösterir ve kişi ise olduğunu sandığı kişi olduğuna kalpten inanır. Özünde Aslan’ın sergilediği şey kalbidir. Ve bu kalp,  gerçekten cömertlikten, koruyucu güçten ve alicenaplıktan beslenmiyorsa vay haline.  Dahası, Aslan oyunun sonunu sahnedeki tahtında değil seyircilerin gönlündeki tahta oturarak bitirmemişse ve defalarca “bis” için geri çağrılmamışsa işi bitmiş demektir.  Çünkü hiçbir kışkırtmanın masumiyetini bozamayacağı, kar beyazı, tertemiz elbisesiyle bakire Meryem, pardon Başak sıradadır. 

 

6-KENDİMİ BÜTÜNLÜYORUM (Başak)

Başak “Bu ne ego” diye alçak bir tondan Aslanı eleştirerek sahneye gelir. “Çalışmalıyız, hizmet etmeliyiz desem ben kralım yapamam dersin. Kral olmak seni çalışmaktan ve sorumluluktan muaf tutuyor sanıyorsun ama gerçek bir kralın sorumluluk tanımının içinde, kendisine inananların ve güvenenlerin de sorumluluğunu üstlenmek var.”  Der. Utangaç bir edayla hafifçe başını yere doğru eğer.  Ama aslında elindeki buğday başaklarının simetrisine kontrol eden Başak, ahlak ve edep abidesi olarak, dikilir Aslan’ın başına. Onun için kabahat Aslan da mı? Yoksa onu balon gibi şişiren seyircilerde mi ne fark eder. Aslan’ın kükremesiyle yer yerinden oynasa bizim korkusuz bakire gene bildiğini söyler. Sahneyi ölçer biçer. O en uygun yere karar verene kadar seyirciler biraz sıkılmıştır ama olsun. Önce seyircilere oyunu nasıl seyretmeleri gerektiği konusunda bir nutukla başlar gösterisine, Aslan da kuyruğunu kışmış ve mecburen gitmiştir.  Başak aslında inanılmazdır. Burnunu oynatan tatlı cadı mıdır? Külkedisi midir? Meryem midir? Değişik görüşler var ama seyirciler tarafından o önce sihirbaz sanılır.  Bütün evi temizler, tuvaletlere kadar ama nedense kar beyazı elbisesi hiç kirlenmez. Çamaşır suyu kullanır elleri kokmaz.  Sabaha kadar hasta bakar. Süt banyosunda uyumuş gibi kalkar. Fragmanda gördükleri beyaz elbiseli genç kızın musluk tamir ettiğini gördüklerinde kafası iyice karışır seyircilerin. Allah, Allah bu ne mükemmellik böyle! Ve sonunda anlaşılır ki,  onun da sonunu mükemmelliğinin kaynağı olan gizli kraliçeliğinin otoritesi, her şeyi düzene sokma, kontrol altına alma ve yönetme arzusu ve ahlak kumkumalığı getirir. Her şeyi o kadar kusursuzdur ki onun yanında herkes kusurlu kalmıştır. Kusursuzluğu koruma adına, git gide dozu artan kontrol çabası başarısızlıkla sonuçlanır ve huzursuzluğu çevresine de bulaşır. Etrafında ki insanlar hem ondan kopamaz, hem de ondan uzak durmaya çalışır. Huzursuzluk ve kontrol aşkı, Başak’ın yaşama olan güvenini temelden sarsar. Endişe korkuya, korku daha fazla kontrole yol açar. Ancak, artık kontrol edebileceği bir kişi bulmakta zorlanmaktadır ve takıntılar başlar. Sonuçta tüm enerjisini takıntılarla tüketir. Hiçbir şey üretemeyen tembelin teki olur.  

7- UYUM VE DENGE ARIYORUM  (Terazi)

Dolayısıyla ona ilk önce Terazi gıcık olmaya başlar. (Her ne kadar hava burçlarının ilk harekete geçme sebeplerinin merak olduğunu söyleseler de, gıcık olma duygusunun daha itici bir güç olduğunu da düşünebiliriz. Onlar hakkında çekinmeden konuşabiliriz. Hava burçları esnektir. Bu yoruma takılmazlar.) Hele Terazi hiç takılmaz zaten gıcık olduğu yalnızca bir varsayımdır. Bunu bir önerme olarak önüne koyup en güçlü argümanlarla ispat etmeyi başaranlar, göreliliği neden ben bulmadım diye oturup ağlayabilirler. Ama Terazi’nin her ayrıntıyı gören uçsuz bucaksız aklını görebilenler,  ona hayran kalıp teslim olurlar.  Terazi’ye göre insanlara, nelerine gıcık olduğumuzu söylemek aptallıktır ve bedeli de yalnızlıktır. Doğal olarak da, yalnızlık ve Terazi, bu imkansızlıkdır.  Terazi’nin aslında karşı çıktığı şey Başak’ın yaşamı kontrol edebilmek adına geliştirdiği dar bakış açısı ve ahlak kumkumalığıdır. Bu yolla bir yere varılamayacağını ve çevremizi yönetmenin ancak geniş bir vizyondan yaşama bakabilmemize, uyum ve denge için gönüllü olmamıza bağlı olduğunu anlamıştır. Başak’ın diplomasiden uzak yargılayıcı ve eleştirel tarzı, sosyal ilişki kurmak için son derece sakıncalıdır ona göre. Hayatı bir eskirim karşılaşması gibi görür Terazi. Zarafet, strateji ve nezaket.  Sonunda en stratejik ve en akıllı olan kazanır. Boks mu? Onu Koç yapsın der içinden. Zaten sahneye şık bir elbiseyle ve kolunda partneriyle birlikte çıkmıştır. Tabi ki incelikli tavırları, yumuşak ve dengeleyici üslubu ve barış dolu ruhu çok etkileyicidir. Alkışlar sahnedeki Terazi erkekse kadın seyirci sayısına, kadın ise erkek seyirci sayısına bağlıdır.Terazi bir ilişki ustası olarak Başak’ın masumiyetini bozar ve onu ilişkilerin girdabına sokar. Aslında bu görüntünün altında diğer yarısını arayan özlemlerle dolu ruhu vardır. Her seferinde bulduğunu sanarak umut dolu başlar ilişkilere ve sonuç genel olarak hüsrandır. Tabi ki seyircilerden yalnızca Terazi olanlar bu hüsranı anlar. İnsanoğlu çok acımasızdır.  Onu sadakatsizlikle suçlarlar. İncelikli tarzını kaypaklıkla, barış dolu ruhunu ise korkaklıkla etiketlerler.   Aslında onun gerçeğini anlayan bir tek Akrep vardır. Ve nitekim elinde yabasıyla Akrep sahneye gelir ve yanına yaklaşır. Kulağına doğru eğilir ve fısıltıyla “Aradığını hiçbir zaman bulamayacaksın” der.

8- YÜZLEŞİYORUM, SADELEŞİYORUM  (Akrep)

Onun en temel işi Terazi’nin incelikli ruhuna, hayallerine ve umutlarına gerçeğin iğnesini batırmaktır. Senaryoda ona verilen itici görevi başarıyla oynamak için yeterli içsel güce, empatik zekaya, yüksek iradeye ve tutkuya sahip olduğundan bu role seçilmiştir Akrep. Bu rol öyle her babayiğidin harcı değildir. İçindeki her tabuyu, her sahte duyguyu ve her pembe tabloyu bulup yıkmasını istemiştir yönetmen. Bu başlangıçta kolay gelmişti ona. Terazi’nin nezaketini ve diplomatik tavrını içtensizlik olarak etiketleyip , “gerçekten ne istiyorsan, onu söyle” diye azarlayarak başlar rolüne.  Sonra döner seyircilere yüzleşme ve arınma üzerine yapılması gerekenleri uzun, uzun anlatır. Konuştukça söylediği her şeyin aslında kendinde olduğu ve kendinde olanın da başkalarında da mutlaka olması gerektiği gerçeği çarpar yüzüne ve dehşete kapılır. Aman Allah’ım “ne kadar sahte ve acımasız bir dünyada yaşıyoruz” düşüncesi bütün huzurunu kaçırır. Seyirciler merakla dinlerler onu ve oyunun gerçek yol ayrımının burada başladığını anlarlar. Akrep “Hayata, ya hep ya hiç mottosundan bakacaksın” diye tanımlanmış bir role talip olduğunu başlangıçta pek kavrayamamıştır. Onun müthiş içsel gücünün ve cesaretinin bile sınavıdır bu. Yönetmen tarafından yolun ikiye ayrıldığı yerde beklemektedir. Bir tarafta “Huzura Gider Ama Yol Çok Belirsiz Ürkütücü ve Yorucu” levhası, diğer yönde ise “Huzursuzluğa Gider Ama Bakmazsan Görmezsin” levhasının yerleştirilmiş olduğunu görür.  Akrep öylece kalakalır. Ve perde kapanır. 

ÜÇÜNCÜ PERDE

Aradan sonra perde tekrar açıldığında seyirciler tam ortadan ikiye ayrılmış bir sahneyle karşılaşırlar. Önce sağ taraf dikkatlerini çeker. Bir Akrep “Bakmazsan görmezsin” levhasının yanında son derece etkileyici edayla duruyor. Evet, şık ama öyle cafcaflıda değil gibi. Karizmatik, çekici, üstelikte amiyane olmayan bir seksilik göze çarpıyor ilk bakışta. Ama içten içe de insanı ürpertmiyor değil. “Arkadaşım konuşsana seni bekliyoruz”  diyen yönetmenin sesi çınlar tiyatroda. Akrep, kendi manyetizmasının tüm seyircilere ulaşması için bir miktar bekledikten sonra “sahne ya benimdir, ya da değil. Ya onu indirin sahneden, ya da ben gidiyorum” diye cevap verir. Yönetmenin sesi tekrar çınlar. “Arkadaşım soldaki ya sen!” Tüm gözler sahnenin sol yarısına döner. Sade giyimli bir diğer Akrep, zor yolu seçen,  oldukça zayıflamış. Ama gözleri eskisi gibi bakmıyor. Sakin.  Yüzünde yumuşak bir gülümsemeyle, “Yaşamda hepimize ihtiyaç var” diye cevaplar soruyu. Yönetmenin sesi tekrar yükselir “Anlaşılan biraz tarzımızı değiştireceğiz. Seyirciler siz de oyunun içindesiniz artık hangisiyle devam etmek istiyorsunuz? “Seyirciler heyecanla sıra kapaklarına vurarak “Sağdaki,  Sağdaki” diye tezahürat yaparlar. Yönetmen “Biliyordum bu seçimi yapacağınızı. Ama sizi kınamıyorum. Herkes işkencecisine aşık olabilir.” Ve devam eder. “Sağdaki arkadaşım başla, soldaki sen dışarı”   Soldaki Akrep hiçte şaşırmış görünmez hafifçe elini kaldırır. Seyircileri ve yönetmeni göstererek “İşte yaşam bu” der ve gidip seyircilerin ortasına oturur. “Ya Hep Ya Hiç” mottosunda olduğunu sanan sahnedeki  Akrep, öne doğru  gelir ve seyircileri üstenci bir bakışla süzdükten sonra, . “Sen, sen ve sen. Ondan yana olduğunuz belli çıkın dışarı diye bağırır. Söyleyeceklerini henüz bitirmemiştir ki, o da ne! Elinde gerilmiş oku, sırtında sadağı ile biri sahneye girer.

9- İNANIYORUM  (Yay)

Tüm kadınlar Eros geldi diye heyecanla gözlerini kırpıştırırken, Sahnedeki Akrep “Oynaşmayın! Diye bağır” Eros falan değil o. Evet, sakın umutlanmayın Eros değil o, kafanız karışır. O Jüpiter, baş öğretmen!  Yani Yay burcu. Yay seyircilere döner ve “Bu mudur elimdeki malzeme” diye Akrep’i aşağılayarak işaret eder. Seyirciler şaşkın, daha ne istiyorsun diye bağırlar. Güçse güç, karizmaysa karizma ve otoriteyse otorite “ Yay biraz bekler ve gülümseyerek “Sahneye çıkmadan önce yönetmen bana huzur dolu bir yaşam için değerli bir şey bul, hepimizi doyuracak bir anlam bul dedi. “Okuyacağım, öğreneceğim, gezip, dolaşıp Dünya’yı deneyimleyeceğim. Ne yani, tüm bunları bunun varlığına bir anlam katmak için mi yapacağım?” diye hayıflanır ve sonra iyimser bir ifade ile devam eder. “Olsun malzeme buysa, iş de o kadar olur”  Seyircilere döner ve kendinden emin bir ses tonuyla “Eğer öbürünü seçseydiniz. Kendine inanan ve güvenen filozofu, rahibi veya gezgini görecektiniz. Onun ışığı yolunuzu aydınlatacaktı. Büyük yaşam öğretmeni yüzümü tanıtacaktım size. Tanrının büyük düzenini hissedecektik birlikte. Ama artık çok geç.” Biraz bekledikten sonra eliyle kendini işaret eder. “Şimdi kendine tapan, kendi gücüyle sarhoş olan fanatik, despot ya da ne aradığını bilmeyen gezginle devam edeceksiniz yola. İnsanlık için en iyi ihtimalle, kibirli bir ukala karşınızda.”  Ve başını yukarıya çevirip ellerini açarak dua etmeye başlar “Hadi bakalım Allah yolumuzu açık etsin!”  Seyircilerin biraz kafası karışır ama anlam ve inanç kelimelerine takılırlar. Bir anda gözleri ışıldar hepsinin. Hep bir ağızdan “Tanrı bizi korusun, Tanrı bizi cennetine alsın” diye bağırırlar.

10- BİLGELEŞİYORUM  (Oğlak)

Yönetmenin davetini bile beklemeden Oğlak gelir sahneye “Oooooh ne ala! Tanrı bizi korusun ama biz de hep seyirci olalım öyle mi?” “Yok öyle bir tanrı”  “Ayrıca aldanmayın Boğa’ya. Dünyada’sınız ve bunun da tedavisi yok! Çalışmayana da ekmek yok!” diye bağırarak Boğa’nın yanına gider ve külahını ters çevirir. “Kalkın hepiniz iş başına ben sizin hamalınız değilim? Eline bir makas alır anne Yengeç’in yavrusuyla göbek bağını bir çırpıda kesiverir.  “Sen çok pısırıksın bir işe yaramazsın diye anneyi kolundan tutar ve fırlatıp atar. Yavruyu sürükleyerek sahnenin kenarına çeker ve oturtturduktan sonra kes artık ağlamayı diye azarlar. Yavru Yengeç korkudan ölmek üzeredir. Ama Oğlak hiç aldırış etmez ve emirler vermeye devam eder. “Sen oturan Akrep nasıl bir bakış o. Bana mobbing yapmak için buradasın değil mi? Seni mahzene evrak arşivlemeye atadım.”  Sonra Aslan’a gözü ilişir en iyisi onu yok saymak diye düşünür, ancak böylece kendine güvenmekten vaz geçer ve ayağım altında dolaşmaz. Aaa! İşte Koç oradaymış. Hayret nasıl da gözüme sokmadı kendini. Koç’un başını okşar ve ”Gel oğlum” diye onu yanındaki sandalyeye oturtur. Bu İkizler’de Allahtan görüntüde yok, şimdi car car konuşurlar, ne dedikleri bile anlaşılmaz diye düşünmeye devam ederken.  Terazi’yi görür ve heeyt! diye bağırması onu sindirmeye yeter. Başak mı? Ooooo Süper! “Gel bakiyim kızım buraya. Bu proje senin!”  Başak’ın gözleri parlar ve hemen iş başı yapar. Seyirciler bu seferde Oğlak’a hayran kalırlar. “Başbakanım çok yaşa” diye bağırırlar. “Sizi hınzırlar” der Oğlak. “Yağcılık ha. Durun bakiyim, hanginiz işe yararsınız.” Seçtiklerini bir tarafa yığar.  Seçilemeyenler boyunları bükük kalırlar. Ve döner salona. Seyircilerin yüzündeki korku ile karışık nefret duygusunu hisseder bir anda.  Alt üst olur. Soğuk, acımasız ve vicdansız bir ifade belirir yüzünde ama üzgün gibi de görünmektedir. Aniden derin bir yalnızlık duygusu kaplar her yanını. İçi ezilir. Ve döner seyircilere. Kendine acıyan bir ses tonuyla “Seçtiğiniz aranızda oturan Akrep olsaydı eğer, Yay’ da bana vicdan, ahlak, etik, adalet ve inanç ne demek öğretecekti”. Beni Tanrı değil siz yarattınız diye hayıflanır. Gözü yavru Yengece ilişir bir an ve eliyle onu işaret ederek,  “belki de, Akrep daha sahneye gelmeden önce onu ret etmekle, onu görmezden gelmekle başladı günahlarımız.” Diye devam eder. Oğlak’ın bu hali, seyircilerin arasında oturan Akrep’in gözünden kaçmaz. Onun aklından geçenleri anlamış gibi  mırıldanır. “Aslında hepimiz, koşulsuz sevilmeyen yavru Yengeç’in, hayata yansıyan korku dolu feryatlarını kapatmak adına aradığımız gücün ve otoritenin kurbanıyız.” Tabi ki kimse duymaz. Ve Oğlak yapayalnız depresyona girmek üzere sahneden çekilir. Yeniden yönetmenin sesi boşluktan çınlar. “Oğlak, arkadaşım kaçma! Bilgeliğin eşiği bu!” Oğlak dinlemez ve çıkar sahneden. Yönetmen öfkeyle devam eder. “Seyirciler kaçırdığınız neydi biliyor musunuz” Salonda tık yok.

11- ÖZGÜRLEŞİYORUM (Kova)

Az sonra elinde su dolu, büyük bir kapla seçilmeyenlerin arasında oturan Kova’nın tok sesi duyulur. “Kaçırdıkları gerçek bir bilgeliğe ve insanlığa inanan, adil ve koruyucu bir liderdi.” diye cevap verir. Onu seçseydiniz ben de size özgürlükten ve barış içinde yaşamak için ihtiyacımız olan hümanizm den bahsedecektim. Ama artık olası bile değil.  Elindeki kovayı seçilmişlerin üzerine boşaltır. Koşarak sahneye çıkar.  “Ve Muhalefet Zamanı!” diye yüksek sesle bağırır. Koç’u kovar, yavru Yengeç’i kucaklar, Terazi’yi şöyle bir selamlar. Boğa’ya bakmaz bile. Başak’a “Yeter artık diye bağırır. “Sende insansınsın, emir kulu değil” Kova’nın bu tavrı seçilmeyen seyircilerin eziklik duygusuna bir miktar merhem olsa da, bu durum Kova’nın akıl gözünden kaçmaz. “Siz seçilenler ve seçilmeyenler, hepiniz aynı insanlık suçunu işlediniz. Hepiniz, içinizde sevgi bekleyen çocuğu görmezden geldiniz, onu ret ettiniz.  Hepiniz işkencecinizi seçtiniz. Hepiniz yalancı kralın ardından gittiniz. Gitmeyenleriniz ise korkudan onun otoritesine boyun eğdi. Hiç biriniz insan olmanın en derin sorumluluğunu idrak edemediniz. Hiç birinizin kardeşçe yaşamak gibi bir ideali yok. Hep beraber kendi yarattığımız düzenin esiriyiz artık. Madem öyle, artık özgürlük diye de bir şey yok. Yakıp, yıkma zamanı” Seyircilerin kafası gene karışır. Devrimci midir? Anarşist midir? Deli midir? Dahi midir? Nedir bu adam? Yavru Yengeç’i nasıl da sarıp sarmalamış. Nasıl da yumuşak kalpli. Yoksa kendini hümanist mi sanıyor?  “Haydi kavga zamanı, herkes ayaklansın, Oğlak’a ölüm” Diye bağırır seyircilerin arasından biri. “Devrim yapanı deviririm” diye bağırır bir diğeri. Sandalyeler sıralar hava da uçuşur ve kaos. 

12- DÖNÜŞÜYORUM (Balık)

Kavga tüm şiddeti ile sürerken, sahnenin derinliğindeki en göze çarpmayan yerden, hayal meyal fark edilebilen iki balık belirir. İnce bir tondan yavaş yavaş ışımaya başlarlar. Gittikçe parlaklıkları artar. Biri aniden kendi ışığından kör oluverir. Salondaki kaosu ne görmek, ne duymak, ne de aydınlatmak ister. Sırtını seyircilere döner. Bir sigara yakar. Bir bardak da şarap doldurur. Yavaş, yavaş hayallere dalar. Allahtan herkes unutmuştur onu. Yavaşça yanındaki sepetten bir tişört alır ve üstüne geçirir. Üzerinde KURBAN yazıyordur. Seyircilerinin arasındaki Akrep’in gözünden kaçmaz bu yazı. Akrep üzgün bir şekilde uzun, uzun bakar ona. Kurbanmış der. Pısırığın, korkağın, benliksizin teki. Sonra bu düşünce çok acımasız gelir ona “Ne yazık! O da yaşamla böyle başa edebiliyor demek ki”.   Diğer balık ise anlamış ışığının gücünü parladıkça parlar. Tüm seyircilerin gözü kamaşır. Ayaktaki Balık  bir anlığına sahnenin kenarında hala ağlayan yavru Yengeç’i fark eder. Yüzünde bir yabancılık ifadesiyle  “Sende kimsin?” Diye sorar. Yavru tam da “ben hepiniz içindeki çocuğum” demeye hazırlanırken, Balık işine gelmeyen bir şeyin söyleneceğini önceden sezmiş gibi arkasını dönüp gider.  Uzanıp sepetten tişörtünü alır ve dünyanın en kutsal işini yapar gibi, törenle giyer. Onun tişörtünün üzerinde de bir yazı var ama neredeyse hiç okunmuyor. Çok dikkatli bakanlar zar zor anlıyor. O ne! İŞKENCECİ yazıyor. Balık ve işkence ne zorlu bir ikiliymiş gibi gelir önce hepimize. Spiritüel ego o. Egoların en acımasızı. Çünkü o kendi içindeki çocuğa sağır. O dünyanın en vicdansız ebeveyni. Tabi ki Akrep çoktan fark etti bile o yazıyı. İllaki ne anlama geldiğini de hemen anladı. Ama her halinden belli, bu yazı kalbine ince bir sızı gibi yansımış. “Yengeç yavrusunu kalpten ve koşulsuz sevebilseydi eğer, içimizdeki çocuk da sevgiden gelen güç, cesaret ve gururla büyürdü. İşte o zaman beni seçmeleri daha muhtemeldi ve ancak o zaman sahnede gördüklerinin tanrının ışığı olduğunu hem Balık, hem de seyirciler anlayacaktı” diye hayıflanır. Ayağa kalkar kaosun arasından sıyrılır ve sessizce dışarı çıkar. “Ya Hep, Ya Hiç” diye düşünür. “işte hayatın gerçek koanı. Aslında seçimlerini, ego oyunlarının cazibesinden doğan kaosla,  evrenin  büyük  düzeninin altında yatan sadelik arasında yaptıklarını anlayabilselerdi keşke.”

VE SON

Yönetmen SATÜRN gelir sahneye elinde bir dosya ile. Gürültünün dinmesini bekler. Ardından seyircilere döner.

-Emin olun, bu sonu ben hiç istemedim. Bu sonu sizinle birlikte onlar yarattı. Yapmaları gereken her şeyi önceden tekrar, tekrar söyledim onlara. Sınırlarını anlattım, korkuttum.  Seçenekler sundum, sınadım. Yaşamın zorluklarını gösterdim ve sonra da kolaylıklarını. Otorite verdim, güç verdim. Ve ne yaptıklarını izledim köşemden.  Adaleti anlattım hepsine teker, teker. Yaşamın değerini ve insan olmanın yüksek sorumluluğunu, çabanın ve zamanın ne anlama geldiğini de söyledim.  Ama hepsi korkularının ve aç gözlülüğün ardından gitti. Bedelini kısmen ödediler tabi ki. Ama bilmiyorlar ki çoğunu bir sonraki oyun için sakladım. Şimdi ekip arkadaşlarımı tanıtmak istiyorum sizlere. Önce Güneş, Ay ve Yükselen buyurun sahneye. 

GÜNEŞ

-Nasıl bir ışık istediklerini sordum hepsine. Ve nereyi aydınlatmamı istiyorlarsa, istedikleri renkteki ışığı oraya tuttum.  Esas doğanızın özünü, ruhunuzun gerçeğini görmek istiyor musunuz? Diye sordum. Ve hatta isterseniz yolunuzu da aydınlatabilirim dedim. Pek anlamadılar sanırım. Doğal olarak hepsinin kafası, nasıl saygı görecekleri ve kendileri ile nasıl gurur duyabilecekleri konusunda oldukça karışık.  Korkudan beslenen bir itaat anlayışı veya kibirle, öz saygıdan beslenen şefkat dolu koruyucu bir otorite figürü  arasındaki farkı bir türlü idrak edemiyorlar. Hepsi bu kadar.

AY

-Bende neleri görmek istemediklerini sordum oyunculara. Görmek istemedikleri ne varsa en derine gömdüm. Görmek istemedikleri, istediklerinden çok daha fazlaydı ama hiç biri aldırış etmedi bu duruma. Karanlıkta yolunu bulmayı öğrenmek isteyen var mı? Diye sordum. Kimse cevap vermedi. Israr etmedim. Çünkü, duygular ve özellikle sevgi ihtiyacı söz konusu olduğunda, eğer kişi kalbinin derinliklerini görmeye gönüllü değilse, hiç bir uyarana doğru yanıt vermeyeceğini biliyordum. Oyunu baştan sona not tutarak izledim. Yanımda getirdiğim duygusal kaoslarını biraz daha karmaşıklaştırarak bir sonraki oyun için yönetmene teslim ettim.

YÜKSELEN

-Benim işim kolaydı zaten, istedikleri makyajı yaptım ve maskeleriyle birlikte dekorlarını hazırladım. Ruhlarını parlatacak makyaj ve dekor önerilerim oldu tabi ki. Ama pek ilgilenmediler. Onlara haksızlık yapmak istemiyorum. Hepimiz olmak istediğimiz kişi olabildiğimizi zannediyoruz. Oysa ki, ne olmak istediğimiz kişinin özünü doğru kavrayabiliyoruz, ne de bu kişiyi esas doğamızla uyumlayabiliyoruz.

Yönetmen tekrar sözü alır.

-Merkür, Venüs, Mars ve Jüpiter sizler neler yaptınız, seyircilerimize anlatın?

MERKÜR

-Zihinlerine dikkat çektim oyundan önce.” Ahlak da, ahlaksızlık ta, anlam da, anlamsızlıkta zihinden ürer. Farkındalık her şeydir” diye uyardım hepsini.

VENÜS

-Kalplerine dikkat etmelerini söyledim. Her şeyin başı sevgidir. Kin de, nefrette, şiddette kalpten çıkar tıpkı şefkat ve merhamet gibi dedim ama pek etkili olamadım sanırım.

MARS

-Yapmanız gereken varoluşunuzu korumak ama başkalarınınkine de saygı duyarak dedim. Onlar bencilce kendi istek ve arzularının ardından gittiler. Cesaretin kendi iradelerini dayatmak olmadığını söyledim. Gerçek cesaretin yaşamı korumak olduğunu anlatamadım herhalde. Onlar cesaret örtüsünü altında sakladıkları korkularının ardından gittiler.

JÜPİTER

Kendimize ne anlam yüklüyorsak evrene de onu yükleriz dedim. Önce kendimize inanmalıyız. Sonra Tanrı’ya. Ama onlar, kendilerini yaşamın sorumluluğundan kurtaracak otoritelere ve güçlere inandılar.

Yönetmen Satürn tekrar gelir sahneye,

-Şimdi oyunun yapımcılarını, Uranüs, Neptün ve Plüton’u sahne çağırıyorum. Son sözü onlar söyleyecekler.

 ve yapımcıların önünde saygıyla eğilerek çıkar sahneden.

Önce PLUTON konuşur.

 -Güç ve etki bağımlılığından, ego oyunlarından ve size dayatılan tabulardan korkun dedim ama tam tersi hepsi korkudan kurtulmak için gücün peşinden gittiler. Benim bir sonraki oyuna aktardığım izlerin yanında yönetmeninki hiç kalır. Tabi ki cezam da çok büyük olacak: dehşet duygusu ve ölüm korkusu.

Sonra URANÜS öne çıkar

-Sözüm tüm evrene. Aynı zamanda sizlere de seyirciler, çünkü hiç biriniz evrenden muaf değilsiniz. (Her kelimeyi özenle vurgulayarak devam eder sözlerine.)  Ön yargılardan, doğmalardan ve zihni sınırlayan her şeyden özgürleşin artık. Başka türlü insanlığın varlığını sürdürmemiz imkânsız. Yoksa hepimiz yok olacağız.  “Kaçacak hiçbir yer yok”

Tabi ki oyunu NEPTÜN kapatır.

-Nedir bu kavga. Tanrı hepimizi seviyor, evren hepimizi destekliyor. İhtiyacımız olan tek şey şefkat, merhamet ve sevgi. Emin olun, hepsi bu kadar.  Yaşamın her unsuruna koşulsuz sevgi ile karşılık vermediğiniz sürece, illüzyonlar ve  yanılsamalardan beslenen ego oyunlarından kurtulmanız mümkün değil.  Ya evrene ve evren içindeki kendinize koşulsuz bir inancı seçeceksiniz ya da kendi yaşamlarınızın işkenceci-kurban ikileminin rollerinden payınıza düşeni oynayacaksınız.

Nalan YILDIRIM

© 2023 by Personal Life Coach. Proudly created with Wix.com

  • Black Facebook Icon
  • Black Instagram Icon

0312 215 95 59

0532 692 04 65

Bişkek Caddesi 37/2 Emek, Ankara